20 Kasım 2006 Pazartesi

BARDAK


markette kasa sırasında arkandaki pigmenin -ki dişi; ama dikkatli bakarsan- önce ayağına basar mısın?
ben: ahh, pardon!
pigme: önemli değil.

on saniye geçer, geçmez yüz seksene yakın bi açıyla dönerken kafasına dirseğinle geçirir misin?
ben: özür dilerim:
pigme: önemli değil, eheh…

‘şu sakızdan da alıcaktım, pardon…’ diye sakızlara uzanırken bi de alnını tırmalar mısın?
ben: ya, nooluyo!
pigme: ….

pazarı pazartesiye bağlayan geceyi uyumadım. dikkat denen yeteneğimi bütünüyle yitirmiş durumdayım. yatılınca sabaha kalkılıcak müsait bi saati bekliyorum.

ayrıca ne zaman, ‘müsait’ desem; dolmuş şoförüyle müşterisinin şehir efsanesi diyalogu aklıma gelir ve kıkırdarım:

kadın: müsait bi yerde inebilir misiniz?
şoför: niye, sen mi kullanıcan?

buket uzuner’in mübadele insanlarını anlattığı romanı ‘istanbullular’la, şebnem işigüzel’in seksen yıllık politik tarihimizi fonda sunduğu ‘resmigeçit’i bekliyorum. bu yıl içinde çıkmıycakları gibi de bi hisse sahibim. lazımsa size veriyim… işim gücüm zaman yüzünden dertlenmek. büyüdükçe/yaşlandıkça daha da takar oldum zamana. inandığım bi şey var ki o da şu: bence aynı yirmi dört saati herkes farklı uzunlukta yaşıyo! üstelik bu, aynı kişi için bile yirmi dört saatten yirmi dört saate değişiyo.

cuma, yani üç buçuk yirmi dört saat sonra annemle babam geliyo. başa çıkılamayanlarımdan biri de bu. yirmi dört saatin hiçbi’ dakikasını boş geçirmemek üzere niyetlendikleri binlerce soru anlamına da gelen, bu, evime yönelik turizm, yaklaşık bir ay sürücek! yirmi dört saatlerin nasıl uzunluklar taşıycağı konusunda bi fikrim varsa da, hiç suyu olmayan bu bardağa ‘yarısı dolu’ diyorum şimdilik.

0 Comments:

Yorum Gönder

<< Home

<
 8o  XML� 
Image Hosted by ImageShack.us