25 Kasım 2006 Cumartesi

AİLE BOYU!


ana baba günü!

zaman, geçici bi şey. geçici şeylerse, geçiyo.
gün mesela… yer yuvarlağının kendi ekseni etrafında bi kez dönmesiyle geçen 24 saatlik süre, 24’ü tam olarak doldurmadan geçiyo hatta. buna eğilimli. fena hızlı. aile boyuyuz nihayet. son yalnız dakikalarımı, gelmekteyken onlar, kestirerek geçirdim. yani yalnızlığımın son dakikalarında kendimde diildim. başkasındaydım demek mi bu, dilin üçüncü boyutu mecazları devreye sokmazsak?

sabaha dönelim...

sabah kamerası: telefon toplamda onuncu seti çalıyo. bu onun içinden üçü, kurulmuş alarm olarak, duyulmamak suretiyle çaldı çaldı ve çoktan geride kaldı. gece geç yatmış olan kişi, şu anda kanepede. rahatsız uyusun da sabah kolay kalkabilsin diye bulduğu bu yöntemin artık işe yaramadığını görüyoruz. onuncuya çalmakta olan telefonun diğer ucunda sinirden köpürmüş bi kız var. kendisi bu günlükte adı pek çok kere geçmiş olan öz. şu an kanepede uyumakta olan kişiye yönelen bu sabahki yedinci araması bu. kanepede uyuyan kişimiz, bi’kaç saniye sonra ‘ha siktir’ içsesiyle önce gözlerini ardından telefonu açıcak. böylece dokuz ayın cuması başlıycak. kişimizin bugün çok işi var. işe her cuma olduğu gibi, haftanın diğer günlerinde gittiğinden biraz daha erken gitmek zorunda bi kere. alması gereken duşu, duş diilse bile en azından yıkaması gereken saçları, olması gereken tıraşı, ütülemesi gereken gömleği var. üzücü. ama bence onun için üzülmeyin. çünkü adam olsaydı ve uygun saatte kalkıp internetin başından, akşamdan bitirseydi tüm bu işlerini. hatta hala uyumasına bakılırsa, herhalde bildiği hızlı bi yol var. belki de iş yerini satın almayı falan koymuştur kafasına. ‘nerdesin sen, niye bu kadar geç kalıyosun, kendine gel…’ falan dediklerinde ona, gayet de bir yerli filmdeymiş tadındaki baş hareketiyle getirticeği paralar dolu çantaları, elleri çantalar dolu adamları falan vardır belki. o adamların getiriceği o çantaların birbirini takiben çinnk çinnk diyerek açılmasıyla taze havayla karşılaşıp ayrı bi hava yaratıcak olan menkul değerleri vardır belki. bi kısmını sol avucuyla rasgele alıcak: ‘buy’run, buna konuşun.’ diycektir belki. bilemiyoruz. ne bilelim, geçerken uğramış sabah izliycisiyiz biz. işimiz gücümüz var, erken kalktık, bi de şu kanala bakalım, dedik, birazdan basıp kırmızı düğmesine kumanda’nın, kendi hayat kanalımızda akıcaz. telefon onuncu set içinde bilmemkaçıncıya çalıyo. ‘ya off’ diyerek açıyo nihayet kişimiz telefonu. ‘uyandım, uyandım…’ dediği öz’e minnettar olmalı. lakin sabahları bencildir. olamaz öyle minnettar falan.

birinci kişi ağzından:

uyandığımda, bi süredir izleniyomuşum hissine kapıldım. sanırım deliriyorum. kanepede yatmak artık çözüm diil. çözüm daha erken yatmak. öz daha önce altı kez aramış, yedincisinde uyandım. çiş, sigara, istemeye istemeye tıraş, ‘yıkanamıycam valla!’ – saçı yıkayış, gömleğin görünme tehlikesi taşıyan kısımlarının ütüsü, yeni sigara, evden çıkış, kapının kilitlenmesi, kapının kilidinin açılması, pofurdayarak eve giriş, ‘çekmişsin işte fişi!’, evden çıkış.

çalışması gereken printer/fotokopi, tam bu gereklilik sırasında çalışmaz. hep böyle olur. bu o kadar tanıdık ki, çalışması durumunda şaşırılmalı. ‘nitekim’ çalışmadı tabii… sabah sabah maksimal gerginlik. geç olsun güç olmasın, hiç bi zaman bana göre olmamıştır. geç de olmasın, hazır geç olmazken lütfen güç de olmasın’cıyımdır. terslik sevmem. terslikler beni kamçılamaz. tersliğe neden olanı kamçılayasımı getirir. sorun çözüldüğünde artık resmen sinirliydim. geç kalmıştım. ellerimde kağıtlarım, yürüdüm…

öğleden sonranın hemen başında, bulunmamız gereken binadayız. 13.01’de içeri alındığımız yer, bugün için yemek salonu gibi düzenlenmiş başkabi’şeysalonu.

üçüncü kişi anlatıcıya pas:

koridorda hafiften zıplayarak salona doğru yürüyen kravatlı genç adam, koridoru bitirip salona girdiğinde, karşılamacı hanımlara ashley abbot’ı seslendiren kadının tonu ve vurgusuyla ‘meerbağ’ dedi. belli belirsiz bir ‘ı’ da duyuldu ‘r’yle ‘b’arasında. başkabi’şey salonundan bugünlük yemek salonuna çevrilmiş salon, o kurumdan bu kurumdan gelmiş tanımadığı meslektaşlarıyla doluydu. tüm olucaklardan önce, yemek yenicek olmasına şaşırdı. kendisinden bi'kaç dakka önce salona gelip - bi masa bulup - oturup sohbete başlamış arkadaşlarının bulunduğu masaya seyirtti.

birinci kişi anlatıcıya pas:

öz’ün yanına mı otursam, ama yok kavga ettik, gerginiz, çaprazına otursam… masada her şey plastik. yarımşar metre aralıklarla bi’kaç saat önce masaya konduğu çok belli salata tabağındaki şeyler kurumuş. rendelenmiş turp bu kadar ilginç olmamalı. diilse o halde niye bu kadar ilgimi çekiyo, bilmiyorum. toplu yemek masalarında rendelenmiş turp görmeyeli uzun zaman olmuş olmalı. rendenin en ince kesicisinden geçirilmiş. kırmızı kabukluymuş. zaman kazanıyo olabilirim turp rendesini inceleyerek. çünkü aslında, öz’ün yanına geçsem mi, geçmesem mi derdindeyim.
geçmeye karar vererek yer değiştiriyorum. bu, kavgayı devam ettirme fırsatı demek. tam edilmeyen kavgalar, gereksizce baş ağrısı yapar. kavga zaten baş ağrıtıcıdır değişik düzeylerde. bu yüzden o baş boşuna ağrıtılmamalı, kavga kendiliğinden bitene kadar sürdürülmelidir. durdurulan kavga, bitmemiş kavgadır. kavga ancak bitme zamanı geldiğinde gerçekten biter.

masaya sonradan gelenler, dikkat dağıtıcı. üstelik öz’ün yanında psi oturuyo ve kulağı kavgada. sıcakkanlıinsan olarak ‘kola ister misiniz?’ diyerek tanıdıklardan başladığım ikramıma, tanımadıklarla devam ediyorum. toparlak yüzlü, saçlarını dökülmeden önce ortadan ayırdığından kesin emin olduğum minyon taner şener’e takılıyorum turplardan sonra. 50’li yaşların başında. küçük ve sanki pompayla şişirilmiş gibi parmakları var. dişleri hac'dan getirilmiş sahte inciler gibi ve yılların fırçalamasına rağmen o dişlerin arasında yerleşik lekeler var. 'bey'in' sigara içmediğinden eminim. bence hatta halasına benziyo. halasına benzeyen böyle adamcıklar, sigara içmez. bazı özel gecelerde bi miktar rakı içer. ve özel geceden mütenasip bi saatte ayrılır. karısı ki üçüncü kalite kemik rengi ipek bluzu, yaşına uygun düşen boyda siyah eteği ile zaten çoktan uykusu gelmiş bir hanımdır. biraz da, eve çok uzak olmayan bir yerde yapıldığından katıldıkları ‘eğlence’den ayrılır, -sakın şirin bulunmasın- pıtı pıtı adımlarla birazdan yatacakları yayları çoktan bozulmuş ama bi’kaç sene daha idare eder yataklarına doğru caddeden başlayarak yola çıkarlar. yarıma doğru yatılır. iyi gecelerleşmeleri, mutlaka ve mutlakadır, mutlaka; ama çok iyi tanışmayan insanların tonunda çıkar her ikisinin de ağzından karanlıkta. mesleki deformasyonla ilgilidir bu ton biraz; yadırganmaz. ayrıca zaten karanlıktır. yadırgamak için bi biçimde görmek ve biraz aydınlık gerekir. ve zaten onlar da bi anlamda mesai arkadaşıdır. şundan da emin olunabilir: adam, zırıl zırıl pasif eşcinseldir aslında. ama elbette mesai arkadaşına söylememiştir bunu. böyle şeyler mesai arkadaşlarına söylenmez ki!

salona giren 140 kilo kadar şişman kadın, bi kurumun yöneticisiymiş. şeker pembesi mantosu, mantosundan dünyaya taşan göbeği, kulaklarının arkasından başının her iki yanına tokaladığı 3,5 yaş modeli saçları, başarısız makyajlı suratıyla, arızalı gerçeklikler kuran bir romanın arada bir görünen kötü kalpli kahramanı gibi. 40’lı yaşlarda ama o kadar şişman ki kırışma olanağı bulamamış yüzü, biraz soru işaretiyle birlikte 24 gösteriyo. puantiyeli bi kınagecesi kostümü giymiş. insanın baktıkça bakasını getirici ve çok ama çok rahatsız edici. ve rahatsız olmak güzeldir. beraberindekilerle arka masamıza oturması, bakmaktan vazgeçmek için geçersiz bi sebep. turp ve minyon taner şener’in ardından tombul kötü prenses…

masanın sakinlerinden, galiba arif şentürk’ün küçük biraderi, balkan mafyası yerel teşkilat üyelerinden çizgili ve parlak takım elbiseli bıyıklı dayı; ana yemek olarak verilmiş öküz etinden yapılma güveçten çok memnun. gömleği ve kravatı da ayrı telden çizgili. bu kadar çizgi, kafa karıştırıcı. ve en son salona giren kimse, üniversite zamanından tanıdık bi kız meslektaş. doğuştan geniş gözkapaklarına sahip bu kız , kaşlarını altlarından çok incelterek çıkarabiliceği en üst sınıra kadar çektiğinden, gözkapakları, göz yanılmasıyla olduğundan geniş dururdu o zamanlar; haalaa öyle. çok yıllar önce staj yaparken aynı kuruma düştüğüm, birbiriyle ve benimle kesinlikle ilgisiz iki insandan biriyle iki yıldır aynı yerde çalışıyo olmam bi tarafa (‘ser’ kendisi), hadi bunu kabul ettim; ama bu kızın bur’da ne işi var! 6 yıl aradan sonra ben, ser ve o kızdan müteşekkil aynı uyumsuz grup benzer bi nedenle benzer bi mekanda! kaderin lüzumsuz rastlantıları, şaşırtıcı; ama dediğim gibi lüzumsuz…

ve bir yemin ettim ki bugün; bence dönerim.
fh, ondan bahsetmemişsem okumazmış günlüğü. 'bahsetmemişsin.' diyebilir mi?
ısrar ediyorum. günlük son yazılandan ilk yazılana doğru ilerlememeli. bu ingiltere trafiğinden hoşlanmıyorum!

0 Comments:

Yorum Gönder

<< Home

<
 8o  XML� 
Image Hosted by ImageShack.us